29 Mart 2010 Pazartesi

Mezarlıklar hayatın bekçileri. Punto Arenas

Punto Arenas’da iki gün geçirdik. Punto Arenaslılar ölülerini bir kutunun içine koyup önü camlı, bir nevi her Türk ailesinin salonunda bulunan ve içinde bardak çanağın sergilendiği vitrinimsi bir dolabın içine yerleştiriyorlar. Bu çok gözlü camlı dolapta herkesin beşe beşlik bir alanı var. Geride kalanların sizi anlattığını düşündüğü bibloları sergilediği, arada sırada içine minik sahte bir çiçek yerleştirdiği, camını sildiği, sonrada kilitleyip vitrini hayatına geri döndüğü yan yana beyaz dolaplar.
Punto Arenas’ta çok az şey yaptık, bloklar boyu yürüyüp şehrin balık pazarını bulduk, uzun süre sonra leziz kocaman bir balık yedik. Kral yengeç için fiyat araştırması yapıp avucumuzu yaladık.

İstediğimiz, karar verdiğimiz bir şeyi yapıyor olmanın iyi bir şey olduğunu, nihayetinde epi topu beşe beşlik bir alandan daha fazlasına sahip olamayacağımızı bir kere daha anladığımız, mezarlığında saatler geçirdiğimiz bir şehirden geçtik.

Dünyanın sonu bizi bekliyor. Sonra tekrar gelsin sıcak havalar, parmak arası terlikler…

27 Mart 2010 Cumartesi

Macera dolu Torres del Paine

Puerto Natalales’e gelirken niyetimiz bir gün dinlenmek, bir iki gün Torres del Paine Milli Park’nı görmek ve yola devam etmekti. Sonra ansızın fark ettik ki bizim daha çok vaktimiz var ve Puerto Natales’de kaldığımız hostelin mangalı mevcut. Üzerine Şili’de en baba etin kilosu 7-8 TL civarında olunca, önce biraz dinlenelim güç kuvvet toplayalım, Torres planını da iyice yapalım diyerek hostele yerleştik. Yerleşiş o yerleşiş.

Torres del Paine 220 bin hektarlık bir alana yayılmış devasa bir park, Şili’nin medar-ı iftarlarından. Dünyanın dört bir yanından her yaştan insan çadırını, tulumunu, matını kapıp buraya geliyor. Sıkı sıkıya giyinmiş olan bu doğasever insanların amacı W rotası denilen kısmı tamamlamak. İki dağ arasında kalan 2 ayrı yolu yürüyünce w şekli gibi bir şey oluşuyor, rota da adını buradan almakta. Takriben 4-5 gün süren rota boyunca aralardaki kamplarda konaklayıp, yolunuza devam ediyorsunuz, bitirince de yarı ölü ancak oldukça gururlu bir ifade ile şehre geri dönülüyor. Bu model insanlardan hostelde otururken bir sürü gördük.

Bir de parkı bizim gibi gezmeyi tercih edenler var demek isterdim ancak herkesin gıpta ve şaşkınlık arası bir nida ile karşılamasından anladığım kadarı ile bizim durumumuz pek yaygın değil bu coğrafyada.

Biz diğer parkgezerlerin aksine malzeme ve dirayet eksikliğimiz neticesinde ve ne yalan söyleyeyim daha az sefil şartlarda parkı keşfetmek için araba kiralamaya karar verdik. Araba ile W rotasına gitmek olası olmasa da parkın geri kalanını dolanarak w’da başınıza gelebilecekler konusunda süper fikir sahibi olunabiliyor.

Hava muhalefeti nedeniyle hostelimizde oturmuş güzel güzel arabalı yol planımızı yaparken, bir süre önce CS sayesinde varlığından haberdar olduğumuz taze Güney Amerika seyyahlarından Engin’den mail geldi. Biz de Engin’i beklemek için bir gün daha kampı erteledik.

Engin’le buluşmak üzere gittiğimiz hostelde, “ ufacık şehirde bir anda ne kadar çok Türk olduk” derken Torres del Paine’lerde rehberlik yapan Cem’le, alışveriş için markette kendimizi kaybetmişken Melike ve Gülcan’la karşılaşınca yolun Türklerle karşılaşma limiti de doldu.

Bir süre öyle mi yapsak yoksa şu daha mı iyi olur şeklinde ne idüğü belirsiz konuşmadan sonra Engin’i de eklemek sureti ile 4 kişi, 1 gece Torres’lerde konaklamalı 2 günlük bir araç kiralamaya karar verdik, o karar her nasıl olduysa araç kiralanan mekanda 3 güne çıktı. Takriben 50 sandviç ekmeği, sayısını bilemediğim kadar meyve, 4 litre kadar şarap-sırf içimiz ısınsın diye- bilumum ıvır zıvır doldurarak marketten çıkıp gelecek 3 gün evimiz olacak araca vardık. Efe tamamen kendinden emin bir ifade ile açtı bagajı her şeyi güzelce yerleştirdi. Sonra da kapıyı açmaya gitti, zorluyor zorluyor heyhat kapı açılmıyor, neden acaba, çünkü biz 4 zekâvet Türk aynı renk ve modelde başka bir arabanın içine güzelce 3 günlük malzememizi yerleştirmişiz, bizimkisiyse kuzu kuzu hemen önümüzde durmaktaymış. Neyse ki, az evvel kendisine 15 kadar torba armağan ettiğimiz yanlış araç, arabayı kiraladığımız yere aitmiş de besinlerimizi kurtarabildik.

Aynı günün gecesi, Cem’in doğum günü olduğundan, hazır o kadar Türk bir araya gelmişiz, bu donmaya bir adım kalmış memlekette bir garip Türk arkadaşımızı yalnız bırakmayalım diye kendisi tarafından davet edildiğimiz bara gidince gruba bir Türk daha eklendi. Herhalde birkaç saat daha kalsak İstanbul’un nüfusuna yakın bir sayıya erişecektik de, sabahın kör karanlığında yola düşüleceğinden son rahat uykumuzu uyumak üzere hostelimize geri döndük.

Milli Park şehirden 150 km uzaklıkta ve yolun bir kısmı pek berbat. Bizim gibi keyif pezevengi olmayıp normal bir turist gibi davranırsanız saat 8 gibi şehirden kalkan otobüslerle 2,5 saat gibi parka varılıyor. Araç katkılı ekibimizse tamamen duygusal nedenlerle karga kardeşlerle birlikte kalkarak yola koyuldu. Arjantinliler kadar olmasa da Şilililer de az gevşek tipler değiller, mesaiden önce parkın kapısında duran pek kimse olmuyor-tabi doğru kapıyı biliyorsanız- Netice itibarı ile ilk gün elimizi kolumuzu sallayarak milli parka girişimizi gerçekleştirdik.

Daha önce katıldığımız bir toplantıda rüzgarın gücünü tuhaf şaklabanlıklarla anlatan abinin her ne kadar beceriksiz bir şaklaban olsa da rüzgar konusunda mübalağa yapmamış olduğunu parkın içinde arabanın kapısını ilk açmamızla birlikte anlamış olduk. Bir zamanların motorperveri Efecanın dediğine göre sayın rüzgar kimi noktalarda takriben 150 km hızla esmekteymiş, valla ben olayı daha iyi hissedebilmeniz için Taksim meydanında şemsiyeleri ters çeviren rüzgarı 100’le çarpmanızı önerebilirim.

İlk gün bu coşkun rüzgar eşliğinde ve parkın farklı bölgelerine yayılmış kapılardan çıkmayacak şekilde aşağı yukarı dolanıp, bilumum hayvanat ile muhatap olduktan sonra-dev bir akbaba, birkaç leş yiyici ve hayatımın ilk doğal tilkisi- gece oluverdi. Buraya gelmezden önce niyet arabada kalmak olduğundan arabayı çekecek kuytu bir yer arayışı başladı, ancak tabii bu iş dışarıdan bakıldığı kadar kolay değil. Öncelikle riskleri var, şöyle ki parkın içinde belli kamp alanları var ve bunların dışında bir yerde kalmak hem resmi olarak yasak hem de pumasal olarak sakat. Diyelim ki gecenin kör vakti çişimiz geldi, araçtan inmek istedik, alim Allah bir tarafımızı pumaya kaptırmayacağımız garanti olmadığından makul fiyatlı bir kamp yeri arayışına geçtik. Yegane makul alan parkın dışında olunca da aman canım bu adamlar zaten gevşek sekizden önce nasıl olsa gireriz Türk mantığı ile gönül rahatlığı içinde parkı terk ettik. 4 fil bir vosvosa nasıl sığar ile birebir benzer şekilde zorlu bir gecenin ardından bir kere daha kargacanlarla uyanıp yola çıkıldı. Heyhat bir gece önce, devrisi sabahın erken saatlerinde kamplarını terk edeceğimizi söylediğimiz kamp bekçisi kişi kapıyı zincirle kapayıp etrafına da geçilemesin diye delikler açtığından bu eylem o kadar kolay gerçekleşmedi. Etrafta bir 15 dakika korna çalarak dolanmamızla kimse ilgilenmeyince 4x4’müz var canım pervasızlığı ve Engin’in cengaverliği ile attık kendimizi tarlaya ve hayrettir ki çıktık anlamsızca kapalı park alanından.

Aa sürpriz, sabah daha 7 bile olmamasına rağmen terbiyesiz park görevlileri ellerinde kahveleri kapıda oturmuyorlar mı? Sanki biz bir arkadaşa bakıp çıkacaktık dermişçesine kapıya kadar gidip ardından da tam bir zeka örneği sergileyerek geri vitesle ortamdan hızlıca uzaklaştık, tek kahve ile ayılmadıklarından olsa bekçiler duruma herhangi bir şaşkınlık göstermedi. Daha bir saat var açılışa nasıl olsa hissiyatıyla secret kapımıza doğru çılgın bir yolculuk başladı, ancak parkı çevreleyen gölü hesaba katmamışız, gölde kaç yüz kilometreyse artık git git bitmiyor, sekize 5 kala gibi mücadeleden vazgeçip B planı arayışına geçmiş dört Türktük artık.

B planı şehre geri dönüp, karşımıza ilk çıkan kafede sıcacık kahvelerimiz eşliğinde bir gün öncesinin fotoğraflarını bilgisayara aktarmak, sıcak bir mekanda olmanın dayanılmaz hafifliğinin tadını çıkarmak oldu. Arada Engin’in açık bıraktığı farlar yüzünden biten aküyü şarj etmek için şehirdeki kısıtlı sayıdaki arabaya yapmış olduğumuz maymunluğa değinmiyorum bile.

Devrisi sabah tekrar kargalarla son kez olarak yola düştük secret kapımıza doğru. Gayet kendimizden emin bir şekilde kapıya varınca yeni bir sürpriz, henüz ışıklar kapalı ancak kahverengiler içinde bir adamın belli belirsiz silueti gözüküyor, nasıl oldu halen bilmiyorum, adam sanki orada, yok değil derken ardımıza bile bakmadan girdik bir kez daha herhangi bir ödeme yapmaksızın Torres del Paine’den içeriye.

3.gün tüm çektiğimiz eziyete değecek kadar nefis bir hava vardı. Renk oyunları eşliğinde bir gün doğumunun ardından, her köşede onlarca fotoğraf çekerek parkın ilk gün göremediğimiz bilumum yerini soğuktan morarıncaya kadar dolandık. Özellikle araç katkısı ile ulaşılabilen Grey buzulu denen bölüm, her ne kadar Moreno kadar şaşalı olmasada epey bir mesud etti.

Buzulun hemen yanı başındaki kumsalımsı alanda türlü şaklabanlıklar eşliğinde uzun saatler geçirdikten sonra, gönüllü şoförümüz Engin tarafından 3 ayrı koltukta 3 ayrı pestil olarak son bir mangal gecesi geçirmek üzere sıcak hostelimize ulaştık.

Gelecek durak; Punto Arenas fekat öncesinde macerayı başka bir gözle görmek ve sefilliğimize gülmek için tıklayın

25 Mart 2010 Perşembe

bir kaç tuhaf gün, bir kaç tuhaf adam

Bu şehir yolun en tuhaf duraklarından biri oldu. Sönmeyen mangal ateşi önünde durmaksızın her türden et yedik, bol bol içtik. Çok fazla Türk gördük. 4x4 bir aracın içinde rüzgarın 150 km estiği dağlarda konaklama gafletinde bulunduk. Uzun uzun yazacağım...

20 Mart 2010 Cumartesi

Buzul göreceksin, sakın şaşırma!

Aylardır 2 kişi gezerken birdenbire 3 kişi olunca, üstelik bu üçüncü kişi bizim aksimize bir hayli sosyal bir kişilik çıkınca gezinin temposu ve şekli bir anda değişti. Kendi halimizde sesiz sakin gezerken ve en büyük atraksiyonumuz gurme faaliyetlerken, Efe ile birlikte olay daha çook yemek, daha çook içmek ve daha az dolanmak olarak şekil değiştirdi.

El Calafate’ye geliş nedenimiz her ne kadar Efe ile buluşmak olsa da asli neden Perito Moreno olarak bilinen dünyanın en iri kar kütlesini görmek olduğu için ilk gece bıraktım çocukları yiyip içip kendi hallerinde takılsınlar ancak devrisi sabah için glayzer turunu satın alarak erken kalkmalarını garantilemeyi de ihmal etmedim.

Glayzer denilen şeyi en kaba şekli ile tarif edecek olursak, erimemiş devasa boyutta bir kar kütlesinin önünde yöresinde bulunan bilumum kayayı beraberinde sürükleyerek oluşturduğu yapı denilebilir. Bu yapı çok ağır hareketlerle ilerleyerek bir göl ya da denize ulaştığında ise erimeye başlıyor, ancak arkadan gelen yeni kar kütleleri öncü kısma baskı yaptığından ötürü glayzer hem enine hem de boyuna büyümesini devam ettiriyor. Benim bu primitif açıklamamdan bir şey anlamayanlar linke tıklayarak sayın wikipediden daha açıklayıcı bilgi edinebilirler.

Sabah Efe’yi çekiştirmek sureti ile olsa da, biz emekli gezginler olduğumuzdan her otobüse mutlaka bir 10 dakika öncesinde gidip yerlerimize yerleşirken kendisi ile birlikte otobüsün kalkmasına 5 dakika kala ancak hostelden çıkabildik, gene de glayzere giden otobüse yetişmeyi başardık. Bir saatlik bir yolun ardından milli park girişinde de bir miktar döviz kustuktan sonra (takriben 25 dolares) otobüsümüz bir müddet daha ilerledi ve her ne kadar kendimizi hazırlamış olsak da bu kadar iri kıyım olabileceğini tahmin etmediğimiz Perito Moreno ile göz göze geldik. Büyükmüş.

İnelim fotoğraf çekelim derken otobüs bir hamle daha yaptı ve buzul gözden kayboldu, meğer şoför abi bizi katamaran aracılığı ile buzulu dibinden görebileceğimiz bir noktaya getiriyormuş, bir kez daha dövizler kusuldu, efe çekiştirildi-11:30 da kalkacak katamarana da 11:31 de binmeyi başardık.

Glayzer denilen koca kar, uzaktan büyük gözüküyordu yakınına geldikçe kendisinin ne kadaaar devasa olduğunu daha iyi gözlemleme şansına sahip olduk, beyler fotoğraf makineleri ile adeta bir aşk yaşarak şakur şukur 5000 bin kadar fotoğraf çektikten ve büyük bir hevesle birkaç parçanın kırılıp suya inmesini bekledikten sonra kıyıya geri döndük. Daha önümüzde 3 saat kadar zaman olduğundan Arjantin Milli Park bakanlığının güzel bir hareketi olan ve buzulu baştanbaşa görmeyi olanaklı kılan yürüyüş parkurumsu alandan usul usul ilerleyerek ve bu esnada hafif çapta donarak farklı noktalarda dev parçaların suya inişini gözleyebildik. Bu buzulun suya inişi oldukça enteresan bir hadise, önce hafiften bir çatırtı sesi geliyor, sakin sakin yürüyen herkes derhal olayı görebileceği noktaya koşuyor, fotoğraf makineleri çekiliyor akabinde gelen poaaat şeklindeki oldukça yüksek ses ile suyun sıçrayışı makinelere hapsedildikten sonra az önce yoğun heyecan gösteren kitle tekrar normale dönerek buzul etrafındaki yürüyüşlerine devam ediyorlar. Tabii biz bu şekilde yolumuza ne yazık ki devam edemedik meğer Efe’nin içinde gerçek bir Japon varmış kendisi bir noktaya kitlenip “harikayım, süperim işte bu" nidaları ile fotoğraf çektiğinden bir süre sonra otobüse kati surette geç kalmamasını tembihleyerek onu kendi haline bıraktık. Garibimin saati olmadığı için, otobüs saatinden epey önce kan ter içinde koşarak yanımıza geldi, bizse aynı esnada yaymış güneşleniyorduk.
Hostele geri dönüldükten sonra yeme içme hadisesi kaldığı yerden kesintisiz bir şekilde devam etti, dolayısı ile de ertesi gün Şili’ye geçme planlarımız badem oldu. Devrisi gün uzun saatler hostelde yaydıktan sonra Efe’yi çekiştirmek sureti ile dışarı çıkarak El Calafate’nin kıyısına kurulduğu gölün etrafında bize eşlik eden bir bobi ile epey eğlenceli birkaç saat geçirdik. Tam bobinin bizi sahibi olarak ilan ettiğini düşünürken geri dönüş yolunda kendisi yeni gelen turistlerin yanı sıra ilerleyerek bizi sattı. Sanırım gönüllü rehberlik yapan bir bobi kendisi.

Yarın Şili’ye kesin geçiyoruz, yeni hedefimiz Puerto Natales. Plan Torres del Paine Milli Parkı olsa da sadece barbekü ile de sonlanabilir, bakalım göreceğiz.

19 Mart 2010 Cuma

Ruta 40


Bariloche’den daha güneye inmek için birkaç yol var. Yollardan biri otobüsle Rio Gallegas’a kadar 30 saat kadar gidip ordan da 4 saat geri dönmek, diğer i ise 2 gece yolda konaklamalı Ruta 40 üzerinden 2 gün sürekli aşağı doğru kaptırıp gitmek. Biz de 2 yolu tercih ettik. Otuz saat yerine 12 saat yol, bir gece Perito Moreno’da konaklama ardından bir 12 saat daha ve ikinci gecenin sonunda El Chalten’e varış. El Chalten’in olayı Fitz Roy dağı. Gerçek dağcılar çılgınca tırmanırken diğer hevesliler de günlük yürüyüşlerle kendilerini rahatlatıyorlar. Biz, hemen akabinde ezberbozanefecanla randevumuz olduğundan buradaki yürüyüşleri es geçip devrisi günün sabahında El Calafate’ye doğru yola devam ettik.

Büyük buluşma şu şekilde cereyan etti, biz artık kendileri ile kardeş olduğumuz genç irisi sırt çantalarımızla son yokuşu tırmanıp neredeyse hostelin kapısına vardığımızda tepede pırıl pırıl bir güneş vardı. Hava hafiften soğumuş olsa da güneş münasebetiyle durum pek anlaşılmıyordu, o esnada uzaktan “tırmanın lann” şeklinde bir bağırtı ve şerefimize kalkan bira şişesini gördük. Şişenin ucunda da Fefecan’ı . Yol yorgunusunuz bir yardım edeyim çantanızı alayım demeksizin kendisi birasını içmeye devam ettiği için biz de mecburen çantalarımızı masanın dibine bırakarak arkadaşın birasına ortak olduk. Sonrası El Calafate notlarında.

15 Mart 2010 Pazartesi

Bariloche, karşında bir sigara içip ölebilirim


Henüz arkeoloji ile yoğun olarak teşvik-i mesaide bulunurken İsveçli bir arkadaşımla gün boyu otostop yaparak Assos’tan Babakale'ye gitmiştik. Babakale’de bir kale vardır, Asya’nın Avrupa’ya açılan son noktasından sonsuz bir Ege Denizi uzanır gözünüzün önünde. Babakalede kalenin burçlarına oturduğumda hissettiğim tek şey, öyle güçlü bir huzur ve vecd haliydi ki o güne kadar hiç sigara içmemiş halimle “karşında bir sigara içip ölebilirim” oldu.
Daha sonra birkaç kere daha gittim Babakaleye aynı duygunun peşi sıra. Olmadı.

Bu gün itibarı ile 4 ay olmuş biz yola çıkalı, çok güzel yerler, yırtıcı bir doğa, yüzlerce insan ve onlarca nev-i şahsına münhasır şehir gördük. Kimisinde birkaç gün kimisinde daha uzun sürelerde konakladık. Sonra Bariloche’ye geldik. Tam hafiften yorgunluk ve özlem bastırmaya başlamış, heyecanımız azalmaya yüz tutmuşken.
Bariloche’de 3. günümüzde minik, kiralık ve kendisine bir şey olması durumunda ödeyeceğimiz bin dolarlık bir voucher bıraktığımız bir chevroletle ralli yollarından geçerek Villa Trufel adında kimselerin gelip gitmediği, gölün kenarına kurulmuş 3-4 evden mütevellit bir yerde durduk.

Ve ben tam 11 yıl sonra bir kere daha o kesif huzur ve rahatlama duygusunu yaşadım o gölün kenarında oturup karşımda yükselen dağlara bakarken. Bariloche burası ve bu an oldu benim için.

Bariloche’ye geliniz, Güney Amerika’ya da geliniz tabii ki ama olur da koca kıta gözünüzde büyüyecek olursa bile burasını es geçmeyiniz. Bariloche ilk bakışta İsviçre modelli tahta evleri, her köşedeki çikolatacıları, gölleri ve dağları ile biraz sonra Heidi ve Peter karşınıza çıkacakmış gibi görünen bir şehir. O kadar İsviçreliki kendisi şehrin içinde İsviçre kolonisi diye bir yerleşim birimi bile var ve bu İsviçrelilerin ağızlarının tadını bildiğini sadece oraya gidip gölün kenarına indiğinizde derhal anlıyorsunuz.

Bariloche Patagonya’nın hemen girişinde Göller Bölgesi (lake district) olarak bilinen bölgenin Arjantin tarafından kalan ve turistler tarafından en fazla tercih edilen şehri. Bir nevi göller kabesi. Huapi gölünün ve milli parkının hemen yanında ve dört bir yanı mavinin her tonunda göl ve göllere kardeş dağlarla çevirili. Tamamen turistleri ve yaşayanları mutlu etmek üzerine kurulu olduğu için çok işlevli bir toplu taşıma ağına sahip, farklı numaralara binerek ve biraz da yürümek sureti ile tüm yakın çevreyi gezmek mümkün. Fakat derseniz ki ben mümkün olan minimumda yürüyeyim ve daha fazla göl göreyim ya avuç dolusu para ödeyerek her hostel ve acente de satılan turlara katılacaksınız ya da biraz daha makul olan ve sonsuz bir özgürlük sunan araba kiralama yolunu seçeceksiniz. Biz öyle yaptık. Villa Trufel’i de bu sayede keşfettik.

Şehri tepeden görmek ve gördüğünüz şey neticesinde nefesinizin kesilmesi için birden fazla alternatif var, otto ve campaneria ve catedral bölgelerinden kalkan teleferiklere binerek yukarılara ulaşmak mümkün, en ucuz ve en güzel manzaralı olanı Campaneria’dan kalkıyor. Deneyimle sabit. Campaneria ulaşmak içinse şehir merkezinden 20 numaralı otobüse binmek kafi.

Şehri adamakıllı gezip, dört bir yandaki evlere hayran olduktan, akıl almaz güzellikteki manzara karşısında burada yaşamalıyım, burada yaşamalıyım şeklinde saçmaladıktan sonra şehir dışına çıkmaya hazırsınız. Şehir dışı denilince genelde tercih edilen ve önerilen 7 göller ve San Martin olsa da, bizim önerimiz kesinlikle San Martin’e kadar gitmeyip, Grand Circuit olarak anılan ancak nedense hiçbir tur şirketinin gitmediği Villa Trufel tarafına dönmeniz (araba kiraladığınızı varsayarak). Bir anda ağaçlar, dağlar ve yol boyu sizi takip eden sayın göllerden birisi ile burun buruna geleceksiniz ve bu daha başlangıç, inatla devam ediniz, şaşırınız, hayran olunuz, bu harika günü kendinize hediye ediniz. Pişman olmayacağınız garanti.

Önümüzde uzun bir yol var Route 40 üzerinden (1710 km) El Chalten ve oradan da Ezberbozanefeciimizle buluşmak üzere El Calafate’ye gidiyoruz. Route 40’a ve güneye dair yeni izlenimler çok yakında Zooda’da.

12 Mart 2010 Cuma

Arjantin'e giriş, Mendoza.

1-7 Mart 2009

Depremden kaçıp Mendoza’ya sığındıktan sonra nedense hiçbir şey yapasımız gelmedi, ilk birkaç gün. Şehir çok güzeldi, kocaman bakımlı caddeler, tüm güney Amerika boyunca izini sürdüğümüz sokak kafeleri, her köşede şarap, parlak bir güneş altında rahat insanlar.

Peki neden hiçbir şey yapamadık. Öncelikle biraz yorulmuşuz, biraz da evimizi özledik, en önemlisi bu pek güzel şehir inanılmaz derecede sıcaktı, sokakta yürümeye hal bırakmayan bir sıcak.

Adamlar sıcağın bilincinde olarak sadece sabah 9-12 ve 17-21 arasında çalışıyorlar. Geri kalan vakitler ya siesta ya alkol. Nereye gidersek bir festival yakaladığımız için burada da şehir ile uyumlu ve meğersem Arjantin’in en önemli festivallerinden olan şarap festivalini yerinde inceledik, ayakta ve ayık olduğumuz saatlerde. Önce bir gece şarap güzelini seçmek için güzellerin çeşitli kılıklar içinde resmi geçidi yapıldı caddeler boyunca, devrisi gün aynı güzeller bu kez öncüleri atlı kovboylar eşliğinde salındı şehrin sokaklarında her seferinde onları izlemekte olan biz sefil halka, çeşitli meyveler, şarap, meyve suyu ve bilumum enteresan şeyi bulundukları arabalarından fırlatmak suretiyle. (şarapları fırlatmıyorlardı, onlar ancak arabaya yanaşacak kadar aktifseniz-yırtıksanız sizin oluyor) ben de kızlardan bir iki elma ve şeftali kaparak günün vitaminini almamızı sağladım.

Buranın olayı üzüm, bağlar ve neticesinde şarap olduğundan bir günde bağlar arasında dolanmaya ve şarabı yerinde tatmaya karar verdik. Bir büyük bir de aile işletmesi tarafından işletilen iki farklı şaraphane, bir zeytinyağı fabrikası ve bir likörcüden sonra tekrar hafif çakır keyif halde hostelimize dönmemizle sonuçlandı gün.

Uzun süredir hızlı, hemen her gün yeni bir şehir yeni bir keşif şeklinde gezdiğimizden Mendoza’nın bu fazla huzurlu havası battı tabi bize, kendimize atraksiyon yaratmak için bir gün de şehrin dev parkının bir kısmını kaplamış olan Mendoza Hayvanat Bahçesine gittik. Maşallah duyan gelmiş bir hayvanat bahçesi, aklınıza gelebilecek her hayvandan birer ikişer, beşer şeklinde bir araya getirmişler. Kutup ayısından, panter, leopar, çita aslan, kaplan, fil, su aygırı vs şeklinde uzayan bir yelpazede hayvanları mevcut. Ama öyle içler acısı bir haldeki o hayvancıklar, koskoca panteri benim yatak odamdan minik bir alana kapamışlar, kutup ayısının suya hasret bir havuzumsusu var, maymunların 50si birden aynı kafese tıkılmış, kuşların halinden bahsetmek bile istemiyorum.

Hayvanat bahçelerinden bir kere daha nefret ettik bu saçma turun sonunda, en son Almanya’da bir hayvanat bahçesine gitmişliğim vardı ki orası burası ile kıyaslanınca gerçek bir cennetti, az ama öz hayvanın doğal ortamlarından koparılmış olsalar da uygar şartlarda yaşadığı bir yerdi. Burası ise fotoğraflardan göreceksiniz, hayvanlar için gerçekten depresifti. Bütün o hayvanlar, sıcaktan bayılıp kalanlar dışında hapishane mahkumları gibi sürekli volta atıyorlardı, sen gel ormanlar hakimi ol sonra da şerefsiz insanoğlu seni bu hale düşürsün. Yazık. Çok yazık.

Velhasıl kelam 5 günlük Mendoza kısmı, Arjantin’le tanışmak, dinlenmek ve karaciğere yüklenmek için ideal bir karışım oldu.

Sizlere bu satırları havanın normal sıcaklık seviyelerine ulaştığı ve muhtemelen dünyanın en güzel coğrafyalarından olan Bariloche’den yazıyorum. Bariloche’yi anlatmak için bakalım kelimeler kifayet edebilecekler mi?