Gelelim bizim hikayemize, Kolombiya’yı çok sevdik, ama ayrılacağız tabii ki, neyse ki birkaç günümüz daha var.
Hangi rehber kitabı açarsanız açın, sizi önce bir silkeliyorlar, Kolombiya ve tehlikeleri üzerine, başınıza gelebilecek felaketler tek tek sıralanıyor. İtiraf etmekte sakınca yok, biz de başta hafiften bir tedirgin olduk ama vermişiz yüzlerce doları sırf Bogota’ya ulaşmak için. Yerleştik Meksika’dan son kez uzaklaşmak üzere koltuklarımıza.
Bogota’nın ilk sürprizi, bu kez hostel yerine Couchsurfing – kanepe sörfü- üzerinden tanıştığımız Luis Fernando ve Diana’nın evinde kalıyoruz. Bizi 3 gece kendi evlerinde bir gece de Diana’nın ailesinin yavru sarayında konuk eden Luis Fernando-Diana ikilisi, aileleri ve diğer arkadaşları Kolombiya halkının, daha gümrük kuyruğunda başlayan nezaket ve yardım severliğini son kertede yaşatıyorlar. Meksika’da kaybettiğimiz “insanlara güvenelim “ iyimserliğimizi tekrar kazanmaya başlıyoruz.
Bogota büyük bir şehir, gerçekten şehir büyüklüğünde olanlardan. Buraya gelmemizin asıl amacı Peru vizesi edinmek olduğundan ilk gün vaktimizin büyükçe kısmını son kertede sevimli Peru konsolosluk ekibiyle geçirip devrisi gün 12 aylık vizemizi yapıştırıveriyoruz gittikçe daha bir afili görünmeye başlayan ancak hiçbir gümrükçünün yardımsız anlayamadığı TC pasaportlarımıza.
Bir günde vizelenecek olmanın verdiği mutlulukla kentin en yüksek tepesi Monseratti’ye çıkıp Bogota’yı şöyle bir kuşbakışı süzüyoruz. Tepeye varmanın 2 yolu mevcut, kırk katır mı yoksa kırk satır mı tekliflerinden kırk katırı seçerseniz finüküler adlı kutunun içinde ağaçların tepelerinden süzülerek, kırk satır derseniz dimdik yukarı uçan bir metro aracılığı ile Monseratti’ye varılıyor. Bizim şansımıza kırk katır çıktı ve fekat Tanzu pek eğlendi.
Ertesi gün Bogotasal yeni bir sürpriz olarak, havaalanı turizm ofisinde bilgisini edindiğimiz turistler için düzenlenen ücretsiz şehir turuna katılmak niyetiyle gene fazlası ile nazik turist ofisi görevlisi bayana isimlerimizi yazdırdık. Ancak ufak bir detay unutulmuş, tur tamamıyla İspanyolca verilmekteymiş, olsun dilimiz gelişir diyerek takılıyoruz tur görevlisi polis beyin ardı sıra La Candeleria sokaklarını turlamaya. La Candeleria, Bogota’nın koloniyel dönem yapıları ile ünlü eski şehri, bizim Sultanahmet’in çok derli toplusu denilebilir. Bilumum kilise, meydan, müze tanıtımının ardından polis abi ile yollarımızı ayırarak, La Candeleria sokaklarını yardımsız dolaşmaya devam ediyoruz. Şişmanlığa övgü niteliğindeki Botero ve Altın Müzesi tartışmasız favorilerimiz.
Ama dahası var.
Tuzdan bir dünya
Aynı günün gecesinde, sevgili ev sahiplerimiz Diana, Luis Fernando, kuzenleri ve arkadaşları ile birlikte Bogota’nın biraz dışındaki binlerce detayı ile göz kamaştırıcı bir et lokantasına gittik. (lokanta dediğime bakmayın, içerisinde yaklaşık 1200 kişinin çalıştığı stadyum büyüklüğünde bir eğlence adası da diyebiliriz. Her köşede farklı bir detayın yer aldığı “Andres Carne” şayet Kolombiya’ya giderseniz mutlaka gitmeniz gereken adreslerden. (Bu noktada Gurme köşesinden rol çalmamak için konuyu kısa kesiyorum)
Gecenin ertesinde Bogota’ya ulaşım biraz zor olacağından bir tomar insan Diana’nın ailesinin masal şatosu kıvamındaki evinde konakladık ve bir kere daha Kolombiya halkının derin konukseverliğini sonuna kadar yaşama şansına erdik.
Bogota kısmını bu şekilde sonlandırdıktan sonra Cali’de çılgın bir salsa gecesine gitmeden önce herkese sevgiler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder